İmama İskender Ali Mihr

MÜRİDLERİNİN DİLİNDEN EFENDİMİZ

 

 

14 asır sonra...
Ufuklar karanlık! Umutlar karanlık! Kalpler karanlık! Her yer karanlık!

İşte o, karanlığın temsilcisi. Adı şeytan. Bütün ordusuyla savaş açmış kâinata. Ve ne yazık ki; vaadini yerine getirmeyi başarmış. Semalar kararmış, umutlar kararmış, kalpler kararmış. Çünkü şeytan, aydınlığa giden yolu kapatmış. Yaratan'ı unutmuş yaratılan! Dipsiz bir kuyuda, sonu gelmez bir hırsa tutsak; yaratılış sebebini unutmuş zavallı insanlık! Nefsine köle olmuş, bir et ve kemik yığınından ibaret, yol almış. Bir yol ki; umarsızca, şeytanca...

Hani nerede 14 asır evvel yaşanan İslâm? Nerede Ashâb-ı Kiram? Hani nerede Osmanlı'nın torunları? Atalarımız ağlıyor. Ayaklar altına alınmış Osmanlı'nın mirası. Mü'minler ağlıyor. Mü'minler hasret! Mü'minler yaralı! Hani nerede Allah'ın dostları?

MEDET EY YERİ GÖĞÜ YARATAN! KARANLIKLAR İÇİNDE REHBERSİSİZ. MEDET EY RAHMETİ BOL OLAN! ISSIZ ÇÖLLERDE KİMSESİSİZ. MEDET EY MERHAMETİ BOL OLAN! ZALİMLER ARASINDA ÇOK GARİBİZ.

Ve yıl 1933...

İşte! İşte bir güneş doğuyor karanlık ufku delercesine. Allah'ın nuru iniyor yeryüzüne.

Semalarda bayram! Kalplerde bayram! Her yerde bayram! Sözün en güzeli yankılanıyor göklerde: "Ey mü'minler! Sahipsiz değilsiniz. Ey mü'minler! Siz garip değilsiniz. Bir dost var ki; cihana bedel! Bir dost var ki; canlara değer! Bir dost ki; kurtuluşu müjdeler! O müjde sizler için. O müjde Allah'ı sevenlerin, Allah'ın sevdiklerinin..."

İŞTE O GELDİ. O ki; arzda ve arşta NUR'UN TEMSİLCİSİ. Adı semalara altın harflerle işlenen MEHDİ... O geldi. O, asırlardır yolunu beklediğimiz. O, canlar içinde can. O, hidayet güneşimiz. O ki; güzeller içinde en güzelimiz.

Hoş geldin ey Hakk İncisi Mehdi Resûl! Hoş geldin ey gönüller sultanı Mehdi Resûl! Hoş geldin ey sevgili! Hoş geldin en sevgili! Sefalar getirdin kararan gönüllere, şifalar getirdin hasta kalplerimize. Hoş geldin ey canların canı! Müjdeler getirdin mü'minlere...

Bir can ile geldin, binlerce cana hayat verdin. Ey Allah'ın nazlı çiçeği! Gelişinle ölü kalplerimizi dirilttin. Allah'ın dînini, gelişinle yücelttin. Meğer nasıl da aldanmışız asırlardır. Ne kadar zavallıymışız! Bilmiyorduk, öğrettin. Sevmiyorduk, sevdirdin.

Ey gönüller sultanı! Seninle bahara döndü mevsim. Kuruyan dallara Sen hayat verdin. Suya hasret toprağa, coşkun sular getirdin. Sen geldin, cananı arayanlar cananı buldu. Sen geldin, dermansız dertler devayı buldu. Sen geldin, gönüller aşk ateşiyle tutuştu. Ey Allah'ın Resûlü! Seninle bu canlar hayat buldu.

İblis şaşkın, iblis kızgın. Tüm ordusunu seferber etmiş, Mehdi Resûl'ün sesini gizlemek için. Tam 19 silahıyla saldırıyor insanoğluna. Allah'ı anlatan, Allah'ı öğreten Mehdi Resûl'ü susturmak istiyor. Mehdi Resûl'ün talebelerini hedef almış, kalplerindeki Hakk aşkını söndürmek istiyor. Bir çok insanı da ordusuna katmayı başarmış bu iş için. Ama bilmez misin be hey kara şeytan?! Bilmez misin ki; Mehdi'nin karşısında sen bir hiçsin! Be hey karanlıklar kaynağı! Sen Mehdi'nin Nuru'nu yok edebilir misin? Varsın bir kâinat değil, bin kâinat emrine girsin; be hey kara şeytan! Sen hiç mü'minlerin Rabbiyle baş edebilir misin?

Allah'ın Resûlü bir başına çıktı yola. Bir başına, bin bir zorlukla. O Mehdi, O cihanın güneşi, hiç yılmadan devam etti yoluna. Durmadan, dinlenmeden Allah'ı anlattı insanlığa. Bir fırtına kopardı kararmış gönüllerde. Bir sevgi seli oluşturdu, bir deli ırmak gibi. Sevgiye susamış dudaklar, sevgiyi içti kana kana. Umudu kaybetmiş olanlar, sımsıkı sarıldılar umuda.

Bir Allah, bir de Resûlü. Kim karşı koyabilir, kim yenebilir? Hangi kara el, Allah'a ve Allah'ı Resûlü'ne engel olabilir ki? İşte yol alıyor Allah'ın Resûlü, başı dik. Bakışlar kararlı, keskin. İşte yol alıyor, gönlünde aşk. Rabbinden emin, kendinden emin. Bir destan yazıyor mutluluk ülkesinde. Bir destan ki; sevgi üstüne...

Ve LİVAYI HAMD sancağı dalgalanıyor ufuklarda. Nihayet Osmanlı'nın mirası, yeniden taç oldu başımıza. Tüm kâinat duysun; artık Allah'ın Resûlü var aramızda. O'nunla doğduk, O'nunla hayat bulduk. Bir can değil, binlerce can bir bütün olduk. Kenetlendik birbirimize ölürcesine. Sevdik, öyle sevdik ki; İlâhi kudretle. Varsın tüm dünya düşman olsun bize, ne çıkar?! Allah'ın resûlü bizimle ya! Yaşamın başka ne anlamı var. O, bizim canımızda can; O, bizim canımızda kan; O, aldığımız nefes, içtiğimiz su. O, herşeyimiz, O bizim Efendimiz!

Gönlünde güneşimiz, canımız Efendimiz! Ebedîdir Sana olan sevgimiz. Bu canlar bu tende oldukça, Senden vazgeçemeyiz. Göremezsek gül yüzünü, ölürüz Efendimiz. Himmetini alamazsak, helâk oluruz hepimiz. Dileriz, sesin kulaklarımızdan bir an olsun eksilmesin. Sen ni'metimiz, Sen Efendimiz, Sen iki cihan güneşimiz, yoluna canlar feda olsun. Bizim için vakfettin hayatını. Bizim için yalvardın, bizim için ağladın. Nefsimiz bizi düşürdükçe, Sen hep ayağa kaldırdın.

Vazgeçmedin ey Allah'ın Resûlü, bizden hiç vazgeçmedin! Ne yaparsak yapalım; kınamadın, yermedin. Bizi hep sevdin ve umutla, düzeleceğimiz günü bekledin. Biz yenildikçe, gözyaşları içinde Allah'tan mağfiret diledin. Sen hep verdin. Rahmet verdin, himmet verdin, sevgi verdin. Bize Allah'ı öğrettin. O'nu sevmeyi, O'na aşık olmayı... Vermeyi öğrettin ve mutlu etmeyi. "Mutlu olmanın sırrı, mutlu etmektir." dedin. Ey Hakk yolunun güneşi! Sen nice gönüllerde sevgi sarayları inşa ettin.

SEVGİLİ, EY SEVGİLİ, EN SEVGİLİ! Seni sevmeye ömürler hiç yeter mi? Selâm olsun Seni sevenlere! Selâm olsun Seni işitenlere! Selâm olsun Sana güvenenlere! Selâm olsun Senin himmetini hakedenlere!

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN, EY CANLARIN CANI! DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN TÜM MÜ'MİNLERE!

Kalbimde açan çiçeğe, en derin hürmetlerimle...

 

SON OSMANLI

1300'lü yılların başlarında, Rumeli'nde at koşturan akıncı ailesinin şanlı kumandanı, Rumeli fatihlerinden Gazi Süleyman Bey'in, can arkadaşı, silahdaşı Gazi Evrenos Bey'in şanlı torunu, Efendimiz Hazretleri İskender Erol Evrenosoğlu. Rumeli'nde derin izler bırakan, II. Murat'ın methiyelerine mazhar olan, kanlarıyla bu nesle hizmetten hiç çekinmeyen Evrenosoğullarının, günümüzdeki temsilcisi. Böyle şanlı bir neslin temsilcisi olmak, beraberinde pek çok sorumluluğu gerektiriyor. Tarih sahnesindeki pek çok Evrenosoğlu mensubu, bu ülkeye hizmetten futuhatlarıyla, ülkenin önünü açmaktan başka, şan ve şöhret beklememişlerdir.

Böyle güzel, nadide bir ailenin asil şerefi, Peygamber Efendimiz'e dayanan şanlı nesebinin, şerif sıfatıyla da süslenmesidir.

Efendimiz'i anlatmak, dünyayı gezmeye çalışan bir karıncanın dünyayı anlatmaya çalışmasından ya da bir balığın ömrünü tükettiği okyanusta, okyanusu anlatmaya çalışmasından öte bir şey değildir. Bu yüzden bu konudaki acziyetimden, idrakimin azlığından dolayı, affınıza sığınırım.
Sevgili Büyükannemiz Refet Evrenosoğlu, Efendimiz'in doğumunu, Eşref Rûmî Hazretleri'nden aldığı işaretleri, rüyasında daha anne karnındaki Sevgili Efendimiz için gösterilenleri, öyle büyük bir neşeyle anlatırdı ki; Allah rahmet eylesin. Sevgili Efendimiz'in pek çok seveni var; lakin hiç kimse, Rabbimiz hariç, Efendimiz'in -Kendi deyimiyle "pamuk"- annesi kadar sevemez.

1933 yılında doğumuyla şereflendirdiği bu vatan toprakları, bereketiyle bereketlenmiş, çok kıymetli iki ablası ile geçirdiği mutlu çocukluk yılları, Bursa sokaklarında geçmiştir. 1956 yılında İstanbul'da tamamladığı yüksek tahsilinin ardından, banka müfettişliği vazifesi nedeniyle, ülkenin değişik iklimlerinde görev almış, son olarak DPT teşkilatında uzmanlık sıfatıyla çalışmıştır.

Benim Kendisini tanıdığım yıllar, DPT kurumunda çalıştığı yıllara rastlar. 28 Haziran 1986. Ne mutlu bir gün ki; Rabbimize sonsuz hamdeder şükrederiz. İlk gördüğümde, hayal ettiğimden ve pek çok dîn adamından ne kadar farklı olduğunu hissettim. O gün sohbet boyunca, sebebini bilmeden döktüğüm gözyaşları, kalbimi yumuşatmış, gözü yaşlı, Kendisine tâbî olmuştum.

Efendimiz, son derece yumuşak ve sakindir. Tane tane anlatımı, insanın içine işler; kalpleri yıkar, yüzleri aydınlatır. Gözlerindeki pırıltı, bir anda en ağır imtihanları hiç mesafesine indirir, herşeyi unutturur. Seni senden, beni benden alır, çok ama çok uzaklara, Rabbime kadar götürür. Bizleri hiç mesafesindeki bilgisizlikten bilgiye, ilme, Kur'ân'a, kendini ve Allah'ı bilmeye, adım adım taşır. "Eğer sen, kaba ve katı yürekli olsaydın; çevrenden dağılır giderlerdi." âyet-i kerimesi mubince, son derece yumuşak, merhametli, kul lehine davranan, olaylarda önceliklerimizi dinleyerek hüküm verendir.

Bir sevgi çağlayanı, sürekli O'ndan bize akar durur. Hiç vazgeçmez, kızmaz, kıramaz. Sevgili Efendimiz'e çözülmesi için her ne götürelim ki; çözümsüz kalsın, bu mümkün değildir. Öyle ki; sormaya karar verdiğin anda bile, çoktur ki sorun hallolmuş.

Sevgide ahsen, davranışta ahsen, giyimiyle, konuşmasıyla, temizliğiyle ahsen, tüm Ümmet-i Muhammed'e en güzel, en ahsen örnek.
Küresel kraliyetçilerin milyarlarca dolarlık sermayesiyle, illuminatinin karanlıklarına çekmek istedikleri dünyanın, tek kurtarıcısı. Üniversitemizle, televizyonumuzla, radyolarımızla, dergi ve kitaplarımızla ve saatlerce insanları irşad için can veren, nefes tüketen Sevgili Efendimiz. Bir kişinin hidayeti için harcadığı mesai, sabrın sınırlarının çok çok ötesinde. Sabrın sahibi, ilmin sahibi, O'nu pek çok seven, küçücük yüreklerin sahibi.
Birlikte yola çıktığımız 1986 yılından bu yana, geleceğe dair her ne söylediyse, onun gerçekleşme zamanı geldiğinde, mutlaka olduğunu gördük. Beş altı kişilik küçücük sohbetlerden, dünyanın dört bir yanından kardeşlerimizle, Efendimiz'in sevgisiyle kocaman bir aile olduk. Mihr Vakfı Genel Başkanı olmasından onur duyduğumuz bu ailenin bir ferdi olmak, tek tek hepimiz için büyük bir ayrıcalık.

Küçücük aklımıza pek çok emanetler verdi. Kimini tuttuk, kimini duyduk, kimini yaşadık, çoğunu anlattık. Sevgiyi, paylaşmayı, Rabbimizi, insanları sevmeyi, kendini hiçe saymayı, O'ndan öğrendik. Şimdi de O'na hasreti öğretiyor. Ateşin ekmeği pişirdiği gibi, hasret fırınında müridlerini evirip çeviriyor. Lakin kendi adıma Yunus'un dediği gibi: "40 yıl kazanda kaynadım, pişmemişsin, çiğ dediler." dediği gibi, pek çok pişecek yerlerimiz var.

Ne mutlu pişenlere, ne mutlu Efendimiz'in emeklerine lâyık olan sevgili kardeşlerime, ne mutlu son Osmanlı'nın yüzünü güldürenlere.
Ey bu vatan evlâtları, bizimle olun ya da olmayın; lakin Allah'ın bize bahşettiği bu en büyük ni'metin kadrini, Rabbimiz hepimizden soracaktır. Bir gün, cehennem bekçileri karşınıza çıkıp: "Sizi bugününüzle uyaran resûller gelmedi mi?" dediği zaman, artık herşey çok geç olacak. (Mulk Suresi 8, 9,10. âyetler.) Allah Resûlü'nü hepimize göndermiş, O'nun şahsında sevgiyi, Allah'ı, doğru davranış biçimlerini öğrenebilmemiz için. Kalkın! Silkinin! O hepimiz için! Kanlarımızda akan Osmanlı mirası, bırakın ortaya çıksın. Eski şahsiyetimize, dünyayı titreten değerlerimize ancak Allah'ın ve Resûlü'nün yardımlarıyla ulaşabiliriz.

Ey son Osmanlı! Aşkın ve muhabbetin kalbimizde daim olsun. Sermayesi insan olan bu fabrikanın, Gönüller Sultanı Efendimiz, Hidayet çağının nurlu yüzü, insanı insan yapan değerlerin tek sahibi, dağıtan tek kaynağı. Aşkından nasip alamayanlara da dost olan, Kendisini öldürmek isteyeni de bilip, ona kızamayan affedici Efendim. Minicik çocukların, kundaklarında bile gülümsemekten kendilerini alamadığı, sevginin sahibi.

Himmetiniz üzerimize daim olsun. Hizmetimiz, Rabbimizin razı olduğu gibi olsun. İki cihan saadetinde, elele gönül gönüle hep beraber olabilmemiz için, mesafelerin maddî manevî kalkması için, kıymetli dualarınızı arzederiz.
Ey son Osmanlı'nın kıymetli muridleri! Hepimiz adına, O'nu bahşeden, yerleri ve gökleri yoktan yaratan, "Ben aşkım, sevgiyim." diyen Rabbimize, sonsuz hamdeder şükrederiz.

Demet PLEVNELİ

 

Efendimizi anlatmak, dünyanın en zor işi olsa gerek. Her geçen gün, O'na olan sevgimiz, biraz daha artıyor; biraz daha hayran oluyoruz. Bir insanın bu kadar mükemmel olmasına, insan hayran olmazda ne olur? Tüm zamanların bütün ilmine, irfanına sahip. Ne sorarsan sor, anında cevap. Bu kâinatın bütün ilminden sor, yetmez bizim bilmediğimiz, görmediğimiz âlemlerden sor, cevap hazır.

Düşünüyorum da, Efendimiz'e tâbî olmadan önce, dünyanın bütün yükünü sırtımda taşıyormuşum. Meğer, ne çok derdim varmış! Gerekli gereksiz ne varsa, takılmışım, yüklemişim omuzlarıma. Zaman gelmiş, ezilmişim; zaman gelmiş, isyan etmişim. Şimdi öylemi ya! Efendimiz'in himmeti ile Allah!a dost olmayı öğrendik. En ufak sıkıntıda seccadeye oturup, Rabbimize ulaştırmayı, O'nunla dertleşmeyi öğrendik.

Gönder Allah'a, ne dert kalır ne tasa!

Bir de Efendimiz'e telefonda ulaşmak var. Kendilerine ulaşma fikrini kafamda tasarladığım an, dizlerimin bağı çözülür, kalbim ağzımdan çıkacak gibi olur. Öyle hızlı çarpar ki; sesini kulaklarımla duyarım. Bütün vücudum titremeye başlar. Ama "Bahar, nasılsın evladım?" dediğinde... İşte bu üç kelimenin, dünyada maddî hiçbir karşılığı yok. Kâinatlara bedel. Artık ben dünyada değilimdir, başka bir âleme geçmişimdir. Orada Allah var, Efendim var ve ben varım. Ağzından çıkacak her kelime için, ayrı ayrı kurban olurum, ölürüm. Ne ömrüm, ne malım mülküm, ne eşim, ne evlâdım, ne anam ne kardeşim... Hiçbir şey yok, yok gözümde.
Allah var, Efendim var, ben varım.

Gel desin, gelirim; öl desin, ölürüm.

Anlıyorum ki artık ben, bana ait değilim; sadece O'nunum.
Bunun adı aşk. Ama sokaklarda satılan aşklardan değil. Bu İlâhi aşk. Anlatılamaz, sadece yaşanır. İnanıyorum ki; benim hissettiklerimin aynısını hatta çok daha fazlasını, dünyanın her yerinden Efendimiz'e tâbî olmuş bütün kardeşlerimiz de hissediyor. İşte bu da ayrı bir hikâye. Hayranlık uyandıran, ayrı bir Allah'ın mucizesi. Birbirini hayatlarında hiç görmemiş, belki de hiç görmeyecek ayrı ayrı memleketlerde, ayrı kültür ve ayrı etnik kökenlerde, ayrı dil ve renklerde insanlar... Ama onları birleştiren, "KARDEŞİM" dedirten, bunu derken de biyolojik kardeşlikten daha kardeş olduklarını hissettiren bir sevgi var. Ortak bir sevgi. RESÛL SEVGİSİ. Sanıyorum bunun adı Himmet olsa gerek.

Muhterem Efendimiz'i başımızın tacını, gönlümüzün sultanını, sultanların sultanını anlatmaya kelimeler yetmiyor. İçimden taşanları ifade edecek cümle kuramıyorum. Ne yazsam mutlaka eksik kalıyor. O'nu hangi lisan anlatabilir ki?

Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum. Efendimiz'in sevgisi içimde büyüdükçe, ben küçülüyorum, eğiliyorum, bükülüyorum. Ayaklarını öpesim gelir. Kapısında kul, ayaklarının altında toprak olasım gelir. O'nu sevmek, Allah'ı sevmek demek. Çünkü Allah'ı sevmeyi ben, Efendim'den öğrendim. Önceki hayatımda sadece, sevdiğimi zannetmişim, kendimi kandırmışım, aldanmışım. Oysa artık ben, Rabbimi seviyorum, çok seviyorum. O'nun da beni sevdiğini biliyorum. Ben Rabbime ulaşmak istiyorum. Ezelde verdiğim bütün sözleri yerine getirmek istiyorum. Ben Rabbimi görmek istiyorum, duymak istiyorum. Allah'ın en sevdiklerinin, en çok sevenlerinin arasına ulaşmak istiyorum. Ben de onlardan biri olmak istiyorum. Laf aramızda, biraz da Efendimiz orada olduğu için istiyorum. Cennette de olsa, O'ndan ayrı düşmek fikri, benim hoşuma gitmiyor. Cennette olmak yetmiyor. Daima O'nunla olmak istiyorum. Yeterince hasret çektim. Yeterince ayrı düştüm. Artık yeter. Ben O'nu çok özledim; ama çok özledim. En çok, en çok o bembeyaz, buram buram gül kokan ellerini öpmeyi özledim.
Ben mutluluğu, Efendimiz'den öğrendim. Önceden mutluluk zannettiğimiz şeylerin, dünyalık geçici hevesler olduğunu öğrendim. Şimdi mutlu olmanın, sabır olduğunu biliyorum, başkalarına hizmet olduğunu biliyorum. Bizim asıl mutlu olmamızın sırrının, başkalarını mutlu etmekten geçtiğini biliyorum. Kendimizi, sağlığımızı, varlığımızı, her şeyimizi hiçe sayıp başkaları için çalışmayı öğrendim.

Allah'ı sevmenin, O'na hizmet etmek olduğunu öğrendim. Bize ait hiçbir şey yok. Herşey Yaratanın. Ne mal, ne mülk; ne eş, ne evlât, ne zaman, ne mekân. Bize ait hiçbir şey yok. Biz bile, bize ait değiliz. Sadece emanetçiyiz.

Allah'ı sevmek ne güzel şey. Efendimiz'e: "Herşey çok mu güzel, yoksa bana mı öyle geliyor?!" dedirten şey, Allah sevgisi.

Herşey çok güzel ve biz Efendimiz'in izinden gittikçe, daha güzel olacak. Hiç bilmediğimiz kapılar açılacak önümüzde. Aklımızın almadığı, bu gözlerimizin tanımadığı âlemler, masallar gerçek olacak. Efsaneler canlanacak, rivayetler gerçek olacak. Hissediyorum, hayal ediyorum ve istiyorum. Efendim bir gün elimden tutacak ve bütün bu güzelliklerde beni gezdirecek, bekliyorum.

Bu ne sevgi Allah'ım, şair olmuşum yoluna coşar coşar, taşarım.
Aşkın ateş, ben bir garip çıra; yanar yanarım.

O KİM ?
ONUN ADI MUTLULUK.
O BİR TÜCCAR. MUTLULUK ALIR, MUTLULUK SATAR
DERT ALIR, DERMAN SATAR.
CEFA ALIR, SEFA SATAR
ONUN ADI GÜL, BIZ ISE BÜLBÜL.
GÜL BÜLBÜLE AŞIK, BÜLBÜL GÜLE
GÜL AÇAR, BÜLBÜL COŞAR.
GÜL KOKAR, BÜLBÜL NAÇAR.
MEHDİ GÜL KOKAR, GÜL MEHDİ KOKAR.
O'NUN ADI BEYAZ.
SAÇI BEYAZ, KAŞI BEYAZ, SAKALI BEYAZ.
CÜBBE BEYAZ, SARIK BEYAZ.
EL BEYAZ,YÜZ BEYAZ, TEN BEYAZ.
O'NUN ADI BEYAZ.
GÖZ AÇIZ GÖREMEZ,
DİL AÇIZ DİYEMEZ,
EL AÇIZ DEYEMEZ,
AŞKINA TARİF YETMEZ.
O'NUN ADI BAŞ KOMUTAN, ORDUSUNUN ÖNÜNDE,
AK KÜHEYLANA BİNMİŞ, EL DE KILIÇ ŞAHLANAN.
ARDINDA ÎMÂN DOLU NEFERLER,
ÖLMEYİ ÖZLEMİŞ ERLER.
ŞEYTAN KAÇAR, MEHDİ ARDINDA.
KELLE UÇMUŞ, YOK OMZUNDA.
CEHENNEMİ BOYLAR SONUNDA.
O'NU SEVMEK, ÖZLEMEK.
O'NU SEVMEK, BEKLEMEK.
O'NU SEVMEK, ZİKRETMEK.
O'NU SEVMEK,
SEVİLMEK DEMEK.
O'NU SEVMEK, HAMD ETMEK ŞÜKRETMEK.
O'NU SEVMEK, SABRETMEK.
O'NU SEVMEK, HİZMET DEMEK.
O'NU SEVMEK, GÖRMESEN DE SEVMEK DEMEK
O'NU SEVMEK, ALLAH'I SEVMEK DEMEK.

Bahar UZ

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !